• alimak

    1.
    Cephe asansörüdür, binaya monte edilmiş kule vinç gibi durur. 100-150 metreye çıkanı da vardır lakin ben 80 metre olanına bindiğimde ara ara titrerdim.

    alimak
    ... kotucenk
  • kürek operatörü

    ?.
    değişen meslek isimlerinden biri. (bkz: Amele)
    1 ... kotucenk
  • milli istihbarat teşkilatı

    72.
    Çok gizli ama o derece şeffaftır ki hile yapacağını alenen belirtir. Asker ve diplomat yakınlarını "sınavsız" olarak kuruma almak için harekete geçtiğinden bu yana -belki eskiden de öyleydi- bir şeyi halledebildiği yoktur. 12 ay 24 saat açık başvuru formu vardır. Hatırı sayılır bir yakınınız vasıtasıyla girebilirsiniz. Maaş ve koşullardan öte elinizdeki kimlik her kapıyı açar.
    ... kotucenk
  • sümer pide salonu

    ?.
    Aydın- Yenipazar ilçesinde çok eskilerden şuandaki minibüs garajı karşısındaki Parkta bulunan sonrasında çarşının az içine taşınmış pide salonu. Eskiden esnafa, Çarşamba günü pazara gelenlere hitap ederdi -Sümüklü Meeemed- şimdilerde biraz kabuk değiştirmiş ben yinede Arzu Pideyi tercih ederim.
    1 -1 ... kotucenk
  • pragmatizm

    23.
    Pragmatik metod, doğruyla iyiyi birleştirmektedir. Bundan şu sonuç çıkıyor: Erdem, yaşayışımız için elverişli olduğu sürece, pratik fayda sağladiği hallerde doğrudur. Her şey pratik fayda ölçüsüne vurulmalıdır, her şey pratik faydaya göre değerlendirilmelidir. Bu açıdan güzeli de doğruyla ya da iyiyle birleştirerek felsefenin, bilimin, sanatın yetkilerini tek elde, fayda ölçüsüne vurarak değerlendirmelidir. Çünkü bunların pratik değer ya da değersizlik bakımından hiçbir ayrılıkları yoktur. Pragmacılar, soyut düşüncelere, deney öncesi düşüncelere de kendi metodlarını uyguluyorlar. Onlara göre dogru düşünce, pratikte doğrulanabilen bir düşüncedir. Bir düşüncenin gerçeği, ona yapışık, hareketsiz bir özellik değildir. Gerçek, düşüncenin başına gelen birşeydir. Bir düşünce, kafamızda dururken doğru olamaz. Ancak doğru bir hale gelebilir, olaylar yüzünden doğrulaşır. Onun gerçekliği, geçer hale girmesiyle olur.
    Sonsuz derecede faydalı ya da sonsuz derecede zararlı bir gerçeklikler dünyasında yaşamaktayız. Dogru düşünce bizler için önemlidir. Bir ormanda kaybolursanız, açlıktan ölmek üzere bulunursanız, keçi yoluna benzer birşey görünce, bu yolun sonunda insanların oturduğu bir evi düşünmeniz çok önemlidir. Burada doğru düşünce faydalıdır, çünkü konusu olan şey faydalıdır. Doğru düşüncenin pratik değeri, bu düşünceye karşılık olan nesnelerin pratik değerinden çıkmaktadır. Gerçekte bu nesneler, her zaman için faydalı olmayabilirler. Örneğin keçi yolunun sonundaki ev, boş bir evse, açlıktan ölmek üzere bulunan sizin için hiçbir faydası yoktur. Ama her nesne bir gün, bir zaman önem kazanabileceğinden, herhangi bir durumda doğrulanabilecek bir genel düşünceler stokunu elde bulundurmamız faydalıdır. Doğru sözcüğü, doğrulama sürecini harekete getiren bir düşüncenin, faydalı sözcüğü ise onun deneyde tamamlanan görevinin adıdır. Doğru düşünceler, faydalı olmadıkça, değer belirten bir ad kazanamazlar. Gerçek, düşünürken bize faydası olan şeydir, nasıl ki hak da eylem halinde bize faydalı olan şeydir. insanlar içiri gerekli olan, uygun olan, iş görecek bir kuram bulmaktır. işte pragmacılık, bu kuramdır.
    Görüldüğü gibi, uygulayıcılık, burjuva dünyasında pek tutulduğu ve pek yayıldığı halde, bilimdışı bir kuramdır. Bilimi de açıkça yadsır. James'e göre "insanın dünyadaki durumu, kedinin kitaplıktaki durumu gibidir; görür ve duyar ama hiçbir şey anlayamaz".
    Pragmacılar, dünyanın nesnel gerçekliğine gözlerini kapamışlardır. Gerçek, kendi yararımıza göre belirlenir, özneldir. Pragmatizm, Dewey, F.S. Schiler tarafından izlenmiş; ırkçılığı ve faşizmi açıkça savunmaya kadar çeşitli biçimlere bürünmüştür. Pragmatizm araştırma sürecinde kesinliğe karşı olduğu gibi, şüphecilik kuramının ‘gerçeğe ve gerçek olana hiçbir zaman ulaşamayacağız, bunlara ulaşsak bile ulaşmış olduğumuzu bilemeyeceğiz’ yönündeki savlarını reddetmiştir. “Pragmatist, kesinlikçi görüşü dogmatik gördüğü için reddeder. Kesinlikçilikte bir şey savunulur, fakat buna neden inanıldığı konusunda hiçbir neden gösterilmez. Şüpheci görüş de pragmatist tarafından reddedilir çünkü bu görüş akıl dışıdır. Araştırmaya kapalıdır....Fakat pragmatizme göre, kesin gerçek sadece gelecekte vardır; bu gerçeği bilebiliriz; ve onu yalnızca gelecekte bileceğimizi bilebiliriz’’.(Moore)
    Pragmatistlere göre, her şey, dünyalık amaçlarımıza araç olduğu kadar gerekli ve değerlidir. Kendilerine yarar sağlayan ve keyiflerine yardımcı olan doğru kabul edilir. "Akla ve vicdana göre doğru olan, faydalıdır" yaklaşımını reddeder maalesef. Bu maddeci ve materyalist düşüncenin sistemleşmesi, Batıda ve özellikle Amerika'da, "fert ahlakı ve devlet politikası" haline getirilmesi, Charles S. Pierce, William James ve John Dewey gibi düşünürlerin sayesindedir.

    SONUÇ:
    Sonuç olarak pragmatizm, evrimsel bir liberal felsefedir. Pragmatizm, radikal görüşlere karşı olup, değişimi vurgulayarak evrimsel bir gelişimi amaçlar. Bu nedenle pragmatizm zıt görüşler arasında bir bağ, onları dengeleyen ve senteze ulaştıran bir köprü olarak görülebilir. Pragmatizmin evrimsel ontoloji ve evrimsel epistemolojisi, dünyanın iyi bir noktaya doğru sürekli gelişerek değiştiği konusunda iyimserdir. Önyargılara, dogmatizme, otoriter çözümlere karşı olup, açık düşünceye, bilime, çoğulculuğa, hümanizme ve demokrasiye önem verir. Pragmatizm faydacı değil, öğrenildiğinde herkese faydalı olacak köklü bir felsefi akımdır.

    ELEŞTiRiSi:

    Faydacılığı eleştirenler bu görüşün birkaç problemi olduğunu söylemişlerdir. Bunlardan biri değişik insanların faydalarının karşılaştırılmasının zorluğudur. ilk faydacıların çoğu mutluluğun felisifik hesap (felisific calculus) ile sayısal olarak ölçülebilip karşılaştırılabileceğine inanıyorlardı ama pratikte bu hiç bir zaman yapılamadı. Değişik insanların mutluluğunun kıyaslanmasının sadece pratikte değil prensipte de mümkün olmayacağı ileri sürülmüştür. Faydacılığın savunucuları bu problemin iki kötü seçenek arasında karar vermek zorunda kalan herkesin karşılaşabileceği bir problem olduğunu söyleyerek karşılık vermişlerdir. Bir milyar insanın ölmesiyle bir kişinin ölmesinin aynı derecede kötü olduğunu söyleyemiyorsanız bu problemi utilitaryanizmi reddetmek için kullanamazsınız demişlerdir.
    Faydacılık sağduyu ile çeliştiği için de eleştirilmiştir. Örneğin kişi kendi çocuğunun hayatı ile iki yabancının hayatını kurtarmak arasında seçim yapmak zorunda kaldığında kendi çocuğunu kurtarmayı seçecektir. Ama faydacılar iki yabancıyı kurtarmanın gelecekte daha fazla potansiyel mutluluğa sebebiyet vereceğinden tersini tercih etmeyi destekleyeceklerdir.
    3 -1 ... kotucenk
  • pragmatizm

    22.
    PRAGMATiZM
    John Stuart Mill ile ilk olarak ingiltere’de ortaya çıkan Pragmatizm, 19. yüzyıl sonlarında Amerika Birleşik Devletleri’nde kısa sürede kabul görmüş ve etkisini her bilim dalında hissettirmiştir. Kurucuları ve temsilcileri arasında Charles S. Pierce, aynı zamanda psikoloji'de işlevselcilik akımının da temsilcileri olan Williams James ve John Dewey vardır. 1870’lerin başında, Charles Sanders Peirce (1839-1914) tarafından bir "felsefe yapma yöntemi" olarak geliştirilmiştir. 1898’de William James pragmatizmi bir "hakikat kuramı" olarak yeniden formüle etmiştir, daha sonraları da John Dewey (1859-1952) ve Schiller (1867-1934) genişletmişlerdir.
    Bu akım Amerika'nın popüler kültüründen etkilenmiş ve pek çok ekonomik sistem tarafından desteklenmiştir. Özellikle liberalizm ve temsilcisi Stuart Mill pragmatizmi desteklemiştir. Bu akıma göre bilginin tek ölçütü yarardır. Eğer akılla, deneyle, sezgiyle ya da din ve bilimle elde edilen bilgiler yararlıysa doğru kabul edilir. Yarar sağlayan birden fazla etken olduğu için bu filozoflar plüralist yani çokçu filozoflardır. Pragmatizm, pratik değerin, yani başarının hakikatin ölçütü olduğunu öne süren bir tür deneyci felsefedir. Buna göre, örneğin doğal ya da toplumsal bilimlerde, pratik yarar ve uygulamalar sağlamayan bir kuram ya da yasanın doğruluğu kabul edilemez. Uygulamada ortaya çıkacak yarar esastır. Bir din eğer hala bir yarar sağlıyorsa hakikat olarak kabul edilebilir. Pragmatizm oldukça köklü ve özgün bir felsefi akım olup, “yararcılık” veya “faydacılık” diye kolayca özetlenemez. Pragmatizmi temel olarak bir anlam, araştırma, gerçek, ve etik kuramı olarak tanımlayabiliriz.
    Pragmatistlere göre bir düşünce, yaşamımız için elverişli olduğu sürece “doğrudur”. iyidir yerine doğrudur diyebiliriz; çünkü bu iki kavram bu akımda birbirinin aynıdır. ‘Doğru’ sözcüğü inanç alanında iyi olduğunu ispat eden her şeyin adıdır. Doğru olan, belirli sebepler ölçüsünde aynı zamanda iyidir. inanılması bizim için daha iyi olan şeye inanmak zorundayız. Şu halde, bizim için daha iyi olan ile bizim için daha doğru olan arasında hiçbir başkalık yoktur. Pragmatizm doğruyla iyiyi birleştirmektedir. Yani Erdem, yaşayışımız için elverişli olduğu sürece, pratik fayda sağladığı hallerde doğrudur. Her şey pratik fayda ölçüsüne vurulmalıdır. Her şey pratik faydaya göre değerlendirilmelidir.
    Pragmatistlere doğru düşünce pratikte doğrulanabilen düşüncedir. Bir düşünce kafamızda dururken doğru olamaz. Ancak doğru hale gelebilir, olaylar yüzünden doğrulaşır. Onun gerçekliği geçer hale girmesiyle olur. Benim için bir şey herhangi bir zaman için faydalı olabilir, ama başka bir zaman o şey faydalı olmayabilir. Pragmatistler dünyanın nesnel gerçekliğine gözlerini kapamışlardır. Gerçekler, kendi yararımıza bağlı özneldir.
    Pragmatizm işe Descartes’ın radikal kuşku ilkesiyle düşünen benliğin kendisinden yana kesinliğini modern felsefenin sağlam, sarsılmaz temeli yapma programına yönelik eleştiriyle başlar. Ve Kartezyen kuşkunun anlamını, çok daha temel bir şüphe adına ve bilgiyi gerçek problem durumlarında temellendirmek için sorgular. Buna göre, kuşku duyan benlik düşüncesinin yerine, eylemle ilgili gerçek problemlerin üstesinden gelmek adına hakikati keşfetme amacına dayalı bir araştırma düşüncesini geçiren pragmatizmde, gerçek şüphe, teoride değil de, eylemde ortaya çıkar. Başka bir deyişle, pragmatizmde dünyaya ilişkin her algı ve dünya üzerinde sergilenen her eylem apaçık koşullara ve başarılı alışkanlıklara beslenen gayri düşünümsel inançla temellenir. Bununla birlikte, söz konusu alışılmış, bildik eylem tarzları, pragmatizmin refleksif olmayan beklentilerin yıkılışından sorumlu olduğunu düşündüğü dış dünyanın mukavemetiyle karşılaşır.
    Bu noktada ortaya çıkan gerçek kuşku faili çözüme, yeni bir bağlamın yaratılmasına veya inşasına götüren yolları açar. Pragmatist yaklaşıma göre, algı işte bu düzeyde gerçekliğin yeni görünümlerini yakalamak, onun farklı boyutlarına nüfuz etmek durumundadır; eyleminse kendisini dünyanın diğer unsurlarına bağlaması, kendi yapısını yeni baştan düzenlemesi gerekir. Söz konusu yeni baştan inşa süreci, pragmatizme göre, teoriyle pratiği bir araya getiren failin yaratıcı başarısını ifade eder. Buna göre, fail algıdaki bir değişme yoluyla farklı bir biçimde eylemeyi başarabilirse, dünyaya yeni bir şey, daha sonra kurumsallaşıp, gayri düşünümsel bir davranış tarzı, bir rutin haline gelebilen yeni bir eylem tarzı eklenmiş olur. Pragmatizmin şu halde, en önemli yeniliği ve farklılığı, bütün insan eylemlerini düşünümsel olmayan eylem alışkanlıklarıyla yaratıcı başarılar arasındaki karşıtlık yönünden ele alan bakış açısında yatar.
    Pragmatizm, bir düşünce ve davranışın, bireylere veya birimlere yarar ve çıkar sağladığı, dünyevi heves ve hedeflere ulaştırdığı ölçüde "doğru ve değerli" sayıldığı; sınırları çizilemediğinde insanlığın zararına olan ama faydacı kabul edilen bencil bir felsefedir. Her türlü girişim ve gelişmenin peşin ve pratik getirisini, hayatın ve hakikatin ölçüsü kabul eder. Manevi ve ahlaki değerleri ve ahiret düşüncesini "avuntu" olarak görür.
    Felsefenin bütün görevi, bu dünya formülü ya da şu dünya formülünün doğru olmasının hayatımızın belli anlarında üzerimizde ne gibi bir ayrım doğuracağını anlamak olmalıdır. Pragmatik metod, her şeyden önce, başka türlü son verilemeyecek olan metafizik tartışmaların yatıştırılması metodudur.
    Dünya tek midir, çok mu? Kadere mi bağlıdır, yoksa hür müdür? Madde midir, ruh mu? işte birtakım kavramlar ki dünya için doğru olmaları da kabildir, olmamaları da. Bu çeşit kavramlar üstündeki tartışmaların sonu gelmez. Böyle hallerde pragmatik metod, her kavrama, kendisinden değer verilebilecek pratik sonuçlar çıkarmak suretiyle yorumlamaya çalışır. Bu kavram, öteki kavramdan daha doğru olsaydı, herhangi bir kimse için pratik bakımdan ne gibi bir ayrılık doğacaktı?
    Çıkarılan sonuçlarda pratik hiçbir ayrılık yoksa, her iki düşünce de, pratik bakımdan, aynı şeye karşılık olmaktadır. Şu halde tartışma yersizdir. Tartışma yerindeyse, bunun ya da ötekinin doğruluğu halinde pratik bir ayrılığı görebilmemiz gerekir. Bunun, kabacası şu demektir: Dünya madde olsa ne olacak, ruh olsa ne olacak? Biri ya da öteki olması pratik bir fayda sağlıyorsa o zaman başımızın üstünde yeri var.
    Pragmacılara göre bir düşünce, yaşayışımız için elverişli olduğu sürece doğrudur. iyidir yerine doğrudur diyebiliriz, çünkü bu iki kavram birbirinin aynıdır. Doğru sözcüğü, inanç alanında iyi olduğunu ispat eden her şeyin adıdır. Doğru olan, belirli sebepler dolayısıyla aynı zamanda iyidir. Bizim için neye inanmak daha iyi olurdu dersek, bu söz şu anlama gelir: Neye inanmak zorundayız? Bu sorunun karşılığı şudur: inanılması bizim için daha iyi olan şeye inanmak zorundayız. Şu halde, bizim için daha iyi olanla, bizim için daha doğru olan arasında hiçbir başkalık yoktur.
    3 -3 ... kotucenk
  • turkiye de cokkulturluluk

    ?.
    TÜRKiYE'DE ÇOKKÜLTÜRLÜLÜK

    insan toplumları,toplu göçler,savaşlar ve benzer sebeplerle sayısız hareketlilikler yaşadıkları sürece kaynaşmış ve farklı kültürlerin bir arada yaşadıkları çeşitli toplumsal kompozisyonlar oluşturmuşlardır.Çokkültürcülük bağlamında kayda değer olan,bütün bu toplumların bu farklılaşma sorunuyla nasıl baş etmiş olduklarıdır.Bu konuda genellkle devletlerin önünde 2 büyük seçenek olmuştur.Devletler,genellikle ya hakim grup içinde farklılıkları giderici,asimile edici bir program izlemişler ya da toplumsal farklılıkları bir gerçek olarak kabullenip bunları tanımışlardır.2.tutum genellikle bütün imparatorlukların takip ettiği bir yol olmuştur.Başlı başına bu bile gösterir ki çokkültürcülüğü tanıyan bir siyaset ile imparatorluk olmak arasında herzaman tarihsel bir yakınlık olmuştur.
    Bu bağlamda Osmanlı imparatorluğunun içinde yaşatığı onca toplumsal farklılığı kabullenen bir tutum içinde olması da insan haklarıyla ilgili özel bir meziyetinden önce,imparatorluk ufkunun öğrettiği bir tarz olmuştur.Bu bakımdan çokkültürcülük Osmanlı imparatorluğu için de hakim ve kurucu bir unsurdur.
    Bir imparatorluk olarak Osmanlı imparatorluğu içinde bile hiçbir zaman devletin belli bir türdeşlik arayışından vazgeçmemiş olması bir yana;Müslümanlaştırma yönünde bir asimilasyon siyaseti uyguladığı yerlerde bile bu,bir tekkültürlüleşme siyaseti ile aynı özelliklere sahip olarak işlememiştir.Osmanlı Devleti Müslümanlaşmalarını gözettiği gruplar üzerinde bile dinden başka konularda kolay kolay bir tekkültürlüleşme yoluna gitmemiştir.Bunu ister bir imparatorluk rasyonelliğinin bir gereği olarak isterse de dini ilkelerin bir gereği olarak yapmış olsun,bu siyaset Osmanlı toplum yapısının çokkültürlü bir niteliğinin oturmasında önemli bir etken olmuştur.
    Bu çerçevede ise,Osmanlı imparatorluğu yıkıldıktan sonra kurulan Türkiye Cumhuriyetinin de çokkültürlü bir gelenekten geldiği reddedilemez.Türkiye bünyesinde birçok azınlığı barındırır.Öyle ki Türkiyedeki azınlıkları dinsel,etnik ve dilsel azınlık türleri arasından yalnızca bir kategoriye yerleştirmek neredeyse imkansızdır.Örneğin etnik bir azınlık olarak sayılan Kürtler,dinsel bir azınlık olarak da tanımlanabilir.Dünya sahnesinde Türkiye'de yaşayan en çok bilinen azınlık kuşkusuz Kürtler'dir.Türkiye'nin nüfus açısından en büyük azınlığı olan Kürtlerin nüfusu Türkiyenin nüfusunun %20'sinden fazlasını oluşturur.Bunun yanında Türkiye'de önem taşıyan bir başka azınlık,dini Hıristiyanlık olan Ermenilerdir.Ve nüfusları 50-60.000 arasındadır.Aynı zamanda Rumlar ve daha birçok azınlık da Türkiyenin çokkültürlü yapısında yer almaktadır.
    Türkiye gibi ulus devlet yapısını türdeş bir millet tanımına dayandırmış olan ülkelerde çokkültürlülük tartışmasının aldığı biçim kendine özgü bir seyir izler.Bilindiği gibi Türkiyede millet tanımı Misak-ı Milli sınırlarında kalan herkesin Türk olduğu varsayımına dayandırılmıştır.Cumhuriyet'in ilk yıllarında bu kavram ciddi ırksal yüklemelerle beraber kullanılmışsa da nihai anlamda Türklük ırksal olmaktan ziyade bir çeşit anayasal vatandaşlık kavramı olarak geliştirilmeye çalışılmıştır.Anayasal vatandaşlık kavramı,ulusal devleti;din,dil,ırk gibi tarihten ya da coğrafyadan gelen kültürel kimlikler yerine,mensup olunan ülkenin siyasal kimliğine ve bu ülkenin eşit haklara dayalı vatandaşlığı kavramına bağlayan bir anlayışı dile getirmektedir.Türklüğün Cumhuriyetin kuruluşunda kazandığı bu içerik,değişik dönemlerde,değişik siyasal tutumlar yüzünden farklı müdahalelere,farklı işlemlere konu olmuş olsa da genellikle ifade edilmeyen dinsel bağ hep kalmıştır.Nitekim çokkültürlülük tartışmasının ilk çağrışımı,yaşanan 15 yıllık çatışmanın da doğal sonucu olarak hep Kürt sorunu ve bunun uyandırdığı bütünlükçü duyarlılıklar olmaktadır.Çokkültürlülük ve bunun siyasal sonuçları ile ilgili tartışmanın hep bu hassas alanda karşılandığı Türkiyede bu yüzden ciddi bir mesafe katedilememektedir.Oysa çokkültürlülük çok daha geniş ve açık-uçlu bir siyasal proje olarak tartışıldığında önümüzdeki tek kültürel eksenin Türklük-Kürtlük ekseni olmadığı,bunun çok daha kapsamlı bir demokratik açılımın uygun bir zemin oldUğu görülebilir.Türkiyede farklı kültür denildiğinde akla gelen Kürtler,Çerkezler,Lazlar,Zazalar gibi etnik unsurlar kadar,Aleviler,Sünniler,Nakşıbendiler ve cemaatler gibi dinsel ve mezhepsel unsurlar veya Masonlar,Çevreciler gibi daha modern örgütlenmeler etrafındaki alt-kültürel oluşumların her biri kendini ifade etmenin,kendini tanıtmanın yollarını arıyor.Bunların herbirinin siyasi ve toplumsal hayattaki varoluş mücadelelerini çokkültürcülük sorunu kapsamında görmek konuyu biraz basitleştirmek olabilir.Aslında bütün bu unsurların yer aldıkları toplumsal ve siyasal özne konumları,demokratik süreçlerin seyrine daha uygun düşüyor.Buradaki uyum sorununu ortaya çıkaran bütün bu unsurların bir bakıma birbirlerinin üstüne binen öznel konumlarıdır.Yani çokkültürlülük içinde aynı anda birçok kültürel aidiyetin bir grupta veya bir bireyde temsil edilmesi söz konusu olabilmektedir.Örneğin islami bir kültürel farkta bulunan bir insan Türklük,Kürtlük,Çerkezlik veya Lazlığın oluşturabildiği farklara sahip olabildiği gibi Alevilik veya Nakşıbendilik hatta feministlik farkını da iddia edebilmektedir.Birçok yerde olduğu gibi Türkiyede de söylemin kurucu rolünün önemi atlandığı takdirde kültürel fark olarak gösterilen hiçbir özellik,sınırı daha fazla belirginleştirmiyor aksine daha da belirsizleştiriyor.Bir tanınma siyaseti izlemek,bir cemaat olarak varolma sürecinin tabiatı gereğidir.Yalnız buarada gözlenen sorun,bu kültürel fakı iddia edebilen tanıma ve tanınma sürecine dahil olan iktidar ilişkilerinin farkına varabilen bir entelektüel söyleme sahip olmayanların sergiledikleri kültürün ne olacağı sorunudur.Yani kültür kavramının anlaşılması,Türkiyede de çokkültürcülük sorununu farklı bir noktaya taşımaktadır.Türkiyede çokkültürcülüğün tartışıldığı bağlam,ülkenin bölünmez bütünlüğüne tehdit oluşturan bölücü terör ile ülkeyi geriye götürmeye kasteden irticai hareketler çerçevesinde belirlenmektedir.Her 2 tehdit konsepti ve bu konseptlerin tepki verdiği tehditler,kültür kavramı hakkında derinlemesine herhangi bir analizin yapılabilmesini zorlaştırmaktadır.Bunun yanında kurucu ideolojisi itibariyle modern ulus devletin değerlerinden olan tekçiliğin uyumuyla şekillenen ideoloji farklılığının her çeşidini tehdit olarak karşılayan bir bünyeyi özenle işlemiştir.Tarihi itibariyle mozaik bir yapı arzeden Türkiye hukuken tedrisatın,siyasetin,ülkenin,ideolojinin birliğini hedeflemiştir.Ama bu birliği sağlamak,Osmanlı imparatorluğu gibi bir mirasın varlığı düşünülürse hiç de kolay olmamıştır.Bunun yanında farklı kültürlere karşı hassasiyet sadece devletin kurup,gözetip.geliştirdiği bir hassasiyat olmayabiliyor.Türkiye örneğinde görüldüğü gibi devletin kurucu bir siyaseti olabiliyorsa da ,toplumun farklılık talebine verdiği tepki pek farklı olmamaktadır.Bu da genellikle farklılık veya tanınma siyasetlerinin en trajik anlarından biridir ve sadece Türkiyeye özgü bir durum da değildir.Çokkültürlülükten söz etmemizi gerektiren bütün ülkelerde tanınma mücadeleleri,sonuçta başarılı olmuş ve ancak bir devlet iradesinin hakemliği sonucunda son aşama kaydedilebilmiştir.
    Sonuç olarak;çokkültürlü bir yapı her demokrasinin ideal kültürüdür.Ama bu ideal kültüre ulaşma yolundaki en büyük engel,farklılıkları daha da fazla belirginleştirerek aradaki uçurumu açmaktır.Aslında biz,içimizdeki farklılıklardan bahsettiğimizde bile 'biz' dediğimiz zamirin içinde tamamen eritilemeyen,tam anlamıyla bizden olmayan birşeye gönderme yapıyoruz.Bunu genellikle,Türkiye örneğinde de gördüğümüz gibi bütünlükçü,ulusal birlikçi söylemlerin içinde sıkça karşılaştığımız 'biz' zamirlerinden bolca gözlemleriz.O yüzden demin bahsettiğimiz bu ideal kültüre ulaşmak için söylemsel ayrımları en aza indirgemeli ve demokrasinin,farkları tanıyan ve bu farkları yurttaşlık sözleşmesi içindeki katılım olasılığını sonuna kadar açık tutan bir yönelimi olmasını sağlamalıyız.
    1 -1 ... kotucenk
  • jean jacques rousseau

    43.
    Bir görüşe göre klasik demokrasinin öncüsü sayılan, demokrasi denince akla gelen en büyük teorisyenlerin başındaki isim olan Rousseau gerçek anlamda bir demokrasinin hiçbir zaman var olmadığını asla da var olamayacağını savunur. Bunun nedeni olarak da demokrasinin sıradan insanlar için erişilmez nitelikte olan bir yurttaşlık bilinci ve erdemi gerektirmesini gösterir Rousseau için demokrasi, insanların özgürlüğüne hizmet eden bir araçtır. Ona göre bireyler kendilerini ve toplum hayatını ilgilendiren konularda doğrudan ve devamlı bir biçimde müdahil olabildikleri ölçüde gerçekten özgürdürler. Rousseau’ya göre haklılaştırılabilecek yegâne otorite yapısı kendi kendini yönetme yani katılımcı demokrasidir. Katılımcı demokrasi, tüm yurttaşların tüm kararlara aktif biçimde katılmasını öngören doğrudan demokrasidir. Eğer yegâne meşru toplumsal düzen toplumun üyelerinin ortak bir irade etrafında oluşturdukları gönüllü birliktelik ise o zaman yalnızca katılımcı demokrasi meşru olur. Bununla birlikte Rousseau gerçek demokrasilerin “halkın kolayca bir araya gelebilecekleri ve her bir yurttaşın diğerini kolayca tanıyabileceği kadar küçük olması gerektiğini belirtir. Egemenliğin yegâne meşru kaynağı ve sahibi olarak gördüğü halkın idari ve yürütmeyle ilgili kararları onun adına alabilecek temsilciler seçmesinde beis görmezken toplumun temel yasaları yapılırken halkın tüm yurttaşların oluşturduğu bir meclis aracılığıyla iradesini doğrudan ifade etmesi gerektiğini belirtir. Başka bir deyişle egemenliğin hangi surette olursa olsun devredilemeyeceğini savunan Rousseau aynı şekilde egemenliğin temsil edilemeyeceğini de ifade eder. Onun ifadeleriyle belirtmek gerekirse:

    "Egemenlik başlıca genel iradeye dayanır, genel iradeyse temsil olunamaz; ya genel iradedir ya değildir, ikisinin ortası olamaz. Buna göre, milletvekilleri milletin temsilcileri değildirler ve olamazlar. Olsa olsa geçici işlerinin görevlileri olabilirler; hiçbir kesin karara da varamazlar. Halkın bizzat onamadığı hiçbir yasa geçerli değildir, yasa sayılmaz”

    Buradan da anlaşılacağı üzere bizzat halkın onamadığı hiçbir işlem ya da girişim daha başka bir ifadeyle halka ve onun genel iradesine rağmen yapılan hiçbir girişim onun gözünde yasal değildir ve egemenlik ilkesiyle bağdaşmaz. Bununla birlikte gerçek anlamda katılımcı bir demokrasi her bir bireyin neredeyse özel hayata sahip olmayacak kadar kamusal faaliyetlere müdahil olmalarını gerektirecektir. Bu da Rousseau’nun ısrarla savunduğu doğrudan demokrasinin en çok eleştiri alan handikaplarından biridir. Egemenliği bölünemez ve başkasına devredilemez olarak gören Rousseau, halkın doğrudan doğruya kendisini yönetmesini ve bu yönetme sürecinde temsilciler kullanılmaması gerektiğini ifade eder. Zira ona göre “ bir halk temsilcilerini seçtiği anda ne özgürdür ne de vardır”.
    Böylece, milli egemenlik anlayışını savunmasına rağmen, onun bir sonucu olarak kabul edilen temsili demokrasiyi kabul etmez ve doğrudan demokrasiyi bir zorunluluk olarak görür
    Ancak burada belirtilmesi gereken bir şey var. Bireyin kendisi adına iktidarı kullanacakları seçtiği ve kendisini bir anlamda pasif konuma getirdiği temsili demokrasileri, seçilmiş aristokrasiler olarak gören Rousseau, aynı zamanda bazı koşulların oluştuğu durumlarda bunları en iyi yönetim biçimleri olarak ele alır. Rousseau'ya göre, temsili demokrasiler, ancak ekonomik eşitsizliklerin olmadığı ya da bu durumu yaratacak koşulların bulunmadığı ülkelerde var olabilir. Yani, eşitsizliğe dayalı toplum düzeninin egemen olduğu ülkelerde temsili demokrasinin varlığı, o ülkenin yurttaşları için bir kazanım değil aksine ciddi sorunların kaynağını oluşturur. Ekonomik eşitliğin olmadığı ülkelerde sistem bütünüyle güçlülerden ve zenginlerden yana işleyecektir. Böylece olması istenen temsili düzen, hiçbir anlam ifade etmeyeceği gibi, toplumsal yapının kırılmasına ve yönetim sorunlarının başlamasına sebep olacaktır. Bu açıdan bakıldığında Rousseau için, ekonomik eşitsizliklerin bulunmadığı ülkelerde temsili demokrasinin iyi bir düzen olabileceği söylenebilir. Çünkü "temsil düzeneği genel iradeyi ortaya çıkarabilecek bir yönde çalışacaktır. Böyle bir yönetimde genel irade de kendisini parlamentodaki çoğunluğun iradesinde ortaya koyabilecektir".

    DEĞERLENDiRME

    Yukarıda özetlenen düşünceleriyle Rousseau bütün çağdaş demokrasilerin bir bakıma öncüsü olmuştur. Rousseau, Rönesans’tan beri gelişen Avrupa kültürünü irdelemiş ve bunun olumsuz yanlarını eleştirmiştir. insanlık kültürünün göz kamaştıran bir gelişme ve ilerleme içinde bulunduğuna inanan bir çağın ortasında Rousseau; bu kültürün insanı gerçek doğasından soyutladığını, duygunun raftan kaldırılarak bütün değerlerin akla göre biçilmesiyle insanın gittikçe bir mutsuzluk içine itildiğini savunmuştur. Rousseau’nun felsefesi, duyguyu insan yaratılışının temel gerçeği olarak ileri sürmekle, akla büyük inanı ve güveni olan “Aydınlanma”da çok önemli bir değişmenin göstergesi olmuştur. Bu bağlamda, Rousseau’nun Aydınlanma felsefesini sona erdirecek, hiç olmazsa sarsacak anlayışların başlıca kaynaklarından birisi olduğu söylenebilir. Zaten onun büyüklüğü bir bakıma ondaki bu ‘çağını eleştirmede başarıya ulaşma’ yeteneğinden kaynaklanır. Uygarlık ve teknolojinin ilerleyerek insanın eşitlik ve özgürlüğünün esaslılığının yitirildiği bir çağda, Rousseau, kültürün doğaya uygunluğu yolunda uğraşlarda bulunmakla ancak çözüme ulaşılabileceğini savunmuş, devletin varlık amaçlarının başında da bu ‘doğallığı gerçekleştirme’ öğesine geldiğine özellikle değinmiştir. Rousseau’nun düşüncelerinin uzun süre etkinliğini sürdürmesinin temelinde neden olarak, Rousseau’nun özgürlük ve eşitlik düşüncesine verdiği önem yatar. Rousseau, insanların en önemli varlıklarının özgürlük olduğunu, özgürlükten caymanın insanlıktan caymakla özdeş olduğunu; özgürlüğü elde etmenin güç olmasına karşılık onu bir kez yitirdikten sonra elde etmenin artık olanaksız olduğunu vurgulamıştır.
    1 -1 ... kotucenk
  • jean jacques rousseau

    42.
    Rousseau, romantik doğalcı akımın en önemli temsilcisidir. Romantizmi, özgürlüğü, sezgisel kendiliğindenliği, yalınlığı ve öznelliği savunmuştur. Bilimlerin ve sanatların ahlakı bozduğunu, mülkiyetin insanlara mutluluk getirmediğini, insanın uygarlaşarak özünü yitirdiğini düşünen Rousseau, bu bakış açısı içinde bir felsefe geliştirmiştir. Rousseau, insanın uygarlıktan uzaklaşıp doğaya dönmesini değil, doğanın ona verdiği yetenek ve becerilere dönmesini savunur. Yapıtlarının biçimi ve kullandığı anlatım tarzı bu eğilimin bir yansımasıdır. Rousseau, temelde 18.yüzyılın, bağnazlığa ve karanlığa karşı savaş vermiş büyük bir aydınlanmacı düşünürlerindendir. Rousseau, akıl yoluyla düşünceleri aydınlatmak yerine duygulara yönelir. Bazı yapıtlarında tartışmacı bir anlatım tarzını benimsemesinin sebebi, duyguların ve duyuların bozulmasını topluma en iyi böyle anlatabileceğine inanmış olmasıdır. Zaten yapıtlarından ikisi söylev tarzındadır: “Bilimler ve sanat üzerine söylev”(Birinci söylev) ve “insanlar arası eşitsizliğin kaynağı üzerine söylev”(ikinci söylev)

    BiLiMLER VE SANAT ÜZERiNE SÖYLEV

    Rousseau, çağdaş uygarlığın insanı iyileştirmek yerine yozlaştırdığını düşünmekteydi. Uygarlıkla ilgili düşüncelerini ilk kez 1750’de, Dijon Akademisi’nin “Bilim ve sanattaki gelişmeler, ahlaki yaşamda bir gelişme sağlamış mıdır?” konulu tartışması için yazdığı ‘Bilimler ve Sanat Hakkında Söylev’de açıklama fırsatı buldu. insanlar karşısında olduğu kadar, toplumun kuralları, uzlaşmaları ve yükümlülükleri karşısında da uzlaşmaz bir tutumdaydı. Bilimler ve Sanat Üzerine Söylev’de Rousseau, gerçekte geçmişe özlemle bakar ve yeni yeni gelişen kapitalizmi, onun ahlakını eleştirir. Bu yapıtında, uygarlığa tepkisini ortaya koyar. Ona göre ilkel toplum, insanın insanı sömürmediği, lüksün ve eşitsizliğin insanın ahlakını bozmadığı bir özgürlük ve eşitlik toplumudur. Uygar toplum ise, insanın iyi doğasının bozulup, erdemlerini yitirdiği, özgürlüğün yerini tutsaklığın aldığı bir toplum olarak görülür.
    Rousseau, filozoflara karşı çıkıyor, “Sanatlarımız ve bilimlerimiz yetkinliğe ulaştığı ölçüde, ruhlarımız bozulmuştur” diyordu. Ancak kendisiyle de çelişiyor ve “Bilimler ve sanatlar, kaynaklarını kötülüklerimizden almalıdırlar. Devleti gerçek bilginler yönetmelidir. Bilimler ve sanatlar vakit kaybettirir, lüks yoluyla gevşetir, zevki bozar, erdemleri öldürürler. Filozoflar şarlatandırlar.” diyerek bir tür terör yarattı. Rousseau, bu eserinde bilim ve sanatlarda ilerleme gerçekleştikçe, dünyanın her yerinde, insan topluluklarında geleneklerin bozulduğunu göstermiştir. Böylelikle döneminin genel kabulüne ve nezaketine karşı çıkar: Aydınlanma çağındaki gelişmeler geleneklere esneklik, bireylere incelik getirdi. Ancak, eğitimli olmak ahlaklı olmak değildir diyerek Rousseau, yüzeysel kibarlığın aldatıcılığını, farklı olma arzusunun, değer kazanma isteğinin ikiyüzlülüğe dönüşümünü ortaya koyar. Böylece olmak ve görünmek gibi, insanın kendisiyle ve başkalarıyla bağlantılı olan ikiliklerini belirler. Bunlar onun toplumun ahlaksal eleştirisini yaparken dayandığı eksenlerdir.
    Birinci söylevin yani “Bilimler ve Sanat üzerine söylev”in belirgin özelliği, Rousseau’nun bilim ve sanatların gelişimi ile zenginlik arasında kurduğu bağlarda görülmektedir: “Toplumdan ve yarattığı lüksten serbest ve mekanik sanatlar, ticaret, edebiyat doğmuştur ve bu gereksiz şeyler, sanayinin gelişmesine, devletlerin zenginleşip yok olmasına yol açmıştır.”
    Birinci söylevdeki başat konular, cumhuriyetçi konulardır: Para ile savaş arasındaki Makyavelci karşıtlık, bedensel güçlülüğün önemi, erdemin “ruhun gücü ve sağlamlığı” biçimindeki tanımı ve özellikle erdemin sorgulanması ya da yozlaşmaya direnip varlığını sürdürebilme gücü. Gerçekte Rousseau, tüm aykırı kişiliğine karşın bir yıkıcı değildi ve bilimleri ve sanatları suçlarken, insanın mutsuzluğunda onları baş etken görürken belli ki onların yüzyıllar boyu kötü kullanıldığını anlatmak istiyordu

    EŞiTSiZLiĞiN KAYNAĞI ÜZERiNE SÖYLEV

    Eşitsizliğin kaynağı üzerine söylev, aldatıcı ve zorlayıcı toplumsal ilişkilerin, bozulmuş ahlaksal değerlendirmenin temelini oluşturur.
    Bu yapıttaki amaç, eşitsizliğin kaynağının doğa yasaları olup olmadığını bulmaktı.
    Rousseau, Söylev’ine, insanın tarihini yalancı kitaplardan okuması yerine doğadan öğrenmesi gerektiğini söyleyerek başlar. Rousseau’ya göre, doğa halinde birey özgür ve bağımsızdır. Doğa, insanı iyi bir varlık olarak özgür ve mutlu yaratmıştır.
    insan temelde iyi ve ahlaki bir varlıktır. Onu kötüleştiren topluluk yaşamıdır. Yozlaşmanın önemli adımlarından biri mülkiyettir. Rousseau’ya göre, mülkiyet, eşitsizliği daha da ileri boyutlara götürmüştür. insanlar mülkiyeti korumak için yasal ve siyasal bir düzen oluşturmuş; böylece dünyanın hiç kimseye ait olmadığı doğal durumdan biraz daha uzaklaşmışlardır.
    Rousseau’ya göre eşitsizlik, insanın doğallığını ve saflığını yitirmesine yol açan uzun toplumsallaşma sürecinin parçası olarak görülmelidir. Rousseau, iki tür eşitsizlik olduğunu söyler: “Birinci türden eşitsizlikler” ve “ikinci türden eşitsizlikler”.
    Birinci türden eşitsizlikler: Fiziksel güç, enerji, akıl gibi büyük ölçüde doğuştan var olan eşitsizliklerdir. ikinci türden eşitsizlikler, yapaydı ve toplumsal koşulların farklılığından kaynaklanıyordu. Rousseau’ya göre, eşitliği sağlayacak en önemli araç vergi idi. Vergilendirmenin amacı, devlete para sağlamaktan çok, “servet eşitsizliğinin sürekli biçimde artmasını önlemek olmalıydı”. Rousseau, insanların ve malların güvenliğinin ancak cumhuriyetlerde sağlanabileceğini, çıkarla adalet arasındaki uyumun, yalnızca alışverişin karşılıklılığını değil, ortak olanın siyasal boyutunu da gerektirdiğini belirtir: “Haklının ve haksızın gerçek ilkelerini insanlar arasındaki özel ilişkilerde değil, herkesin yararını gözeten temel evrensel yasada aramak gerekir.” Rousseau, ikinci Söylev’de insanın doğasında iyiliğin var olduğunu ve bunu kanıtladığını düşünür. Ona göre duygu, kanıtlamaya dönüşmüştür: Eşitsizliğin Kökeni Üstüne Söylev’in amacı da budur.

    ROUSSEAU ve DEMOKRASi
    ... kotucenk
  • jean jacques rousseau

    41.
    2 - Otariter ve totaliter devletler :

    Bu devletlerde her ne kadar hak ve hürriyetler mevcut gibi görünüyorsa da; ferdin doğuştan hak ve hürriyetleri kabul edilmez, toplum sayesinde varlık ve değer kazandığı kabul edilir.
    Otoriter ve totaliter toplumlarda, fertler arasında eşitlik değil hiyerarşi vardır. Toplumun menfaati fertlerin menfaatine üstün olduğundan, fert için önce mensup olduğu sosyal sınıfın meslek ve hizmet disiplini ve onun üstünde de devlet otoritesi ve disiplini vardır.
    Rousseau hürriyet ve eşitlik üzerinde çok titiz olduğu gibi, bütün demokrasilerde, hürriyet ve eşitlik iki temel şart olarak kabul edilir. Bu sebepten Kelsen otoriter ve totaliter devletlerin her iki çeşidini de; "demokrasiye karşı çıkan devletler" olarak nitelendirmektedir. Bu böyle olmakla beraber bu grup altında toplanan faşist ve sosyalist-komünist devletler kendilerine demokrasi adını vermektedirler. Hatta sosyalist devletler Rousseau'nun doğrudan demokrasisine yaklaşmak için -sözde- halka bütün hak ve hürriyetleri sağlamak ve eşiltiği gerçekleştirme vadinde bulunmuşlar, bu hak ve hürriyetleri anayasalarına da koymuşlardır. Bu devletlerde seçim hakkı da fertlere değil mensup bulundukları sosyal sınıflara, hem de sadece bunların idarecilerine tanınmaktadır. Gerçek halkın doğrudan demokrasi ile idaresini hedef alan komünizm bu suretle hiyerarşik meclislerden meydana gelen bir siyasi sisteme varmış, değil doğrudan demokrasiye parlamentolu demokrasiye bile varamamıştır. Faşizm ise nihayet tek iktidar partisi olan faşist partisinin hazırladığı listelerin halk tarafından kabulüne varan bir sistemi gerçekleştirmiştir.
    Sosyalist sistem taraftarları Rousseau'yu kendilerinin öncülerinden kabul ettiklerini söyliyerek, Rousseau'nun, bu sistem (sosyalist devletler) üzerinde de etkisini sürdürdüğü söylenebilir.

    TOPLUM SÖZLEŞMESi

    Rousseau Toplum Sözleşmesi eserinin hemen başında şu ifadeye yer verir:

    “ iNSAN ÖZGÜR DOĞAR AMA HER YERDE ZiNCiRLERE VURULUR…”

    Rousseau’nun Toplum Sözleşmesindeki açıklamalarına göre DOĞA DURUMU doğal bir özgürlük ve eşitlik durumudur. insanlar doğa durumunda zamanla artan ihtiyaçlarını karşılayamaz hale gelmişler ve evrimsel süreç mülkiyeti ve mülkiyet etrafındaki kavgaları doğurmuştur. Bunun sonucunda insanlar hem bu kavgaları engelleyecek bir egemenin yönetimi altına girmek hem de doğa durumundaki özgürlüklerini korumak için bir sözleşme ile tüm haklarını topluma devrederler.

    Eşitlik Ve Düzen Kaynağı

    Rousseau Toplum Sözleşmesi kuramında devletin meşruiyetini topluma dayandırmaktadır genel-toplumsal irade ve ulusal egemenlik ilkesi gibi meşruiyet yasalarına dayandırdığı iktidar ilişkilerini bireysel hak ve özgürlükleri yok edici bir çerçevede ele alır.Bu ilkeler etrafında bir konsensüs oluşturan halk Rousseau’nun ifadesiyle:

    “ Her birimiz bütün varlığımızı ve bütün gücümüzü bir arada genel bir istemin buyruğuna verir ve her üyeyi bütünün bölünmez parçası kabul ederiz, anlayışıyla tek tek bireylerden yukarıda ve üstün bir irade yaratırlar. Amaç ise; her bir insanın hem herkesle birleşmesi hem de eskisi kadar (doğal durumundaki kadar) özgür olmasıdır.”

    Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi Kuramı eşitlik anlayışını temel alır, toplumun tümünü temsil eden GENEL iRADE ile SiYASAL iKTiDAR özdeşleştirilir. Devlet, toplum; toplum devlet olur. Toplumsal ve siyasal eşitliği ve özdeşliği bozacak her türlü engel, genel iradenin mutlaklığının meşruiyeti gereği sistemin dışına itilir. Toplum Sözleşmesinde esas problem; politik yapının kuruluşu veya egemen varlığın teşekkülü problemidir ki, bu Rousseau’yu Hobbes’tan farklılaştıran en önemli hususların başında gelir.
    Hobbes ta egemen varlık onu yaratmış olan öznelerden hukuken ayrıydı, oysa Rousseau da egemen varlık onu yaratmış olanlardan meydana gelir. insanlar varlıklarını ve haklarını üyesi veya parçası olup çıktıkları egemen varlığa verirler. Birey olarak her kişi Özel Çıkara hizmet eden Özel iradeye sahiptir. Ancak YURTTAŞ olarak her biri yurttaşların Ortak Çıkarına hizmet eden Genel iradeye katılırlar. Buradaki önemli nokta; toplumu Ortak Çıkarlar üzerine inşa etme ihtiyacıdır: Özel Çıkarların çatışması toplumların kurulmasını zorunlu kıldıysa toplumu mümkün kılan da aynı çıkarların uzlaşmasıdır. Rousseau un üzerinde durduğu kavramlardan biri olan özgürlük Hobbes un; karşı çıkma direnişinin yokluğu(bir bireyin diğer kişilerin müdahalesinden bağımsız olması)anlamında kullandığı negatif bir biçimde karşımıza çıkarken Rousseau, özgürlüğü pozitif tarzda tanımlar. Ona göre; şehvet dürtüsü yalnız başına köleliktir ve insanın kendisi için emrettiği yasaya itaat özgürlüktür. Onun istediği bireysel haklar ile sosyal ödevleri uzlaştırmaktır. Toplum sözleşmesinin her ilgili kişinin tüm haklarını onlara tamamen yabancılaşıp bütün topluma teslim etmesi gerektiğini açıklar. Sonuçta kişisel çıkar kamu çıkarıyla irtibatlandırılır ve bireysel fayda sosyal adalete dönüşür.

    TOPLUM SÖZLEŞMESiNiN DÖRT KiTABI

    BiRiNCi KiTAP: toplum sözleşmesinin nasıl ortaya çıktığını anlatır.
    iKiNCi KiTAP: içeriği egemenlik ve yasadan oluşur. Egemenlik; genel iradenin yaşama geçirilmesi, Yasalar; genel iradenin edimleridir.
    ÜÇÜNCÜ KiTAP: hükümet ve hükümet biçimlerini içerir. Çoğunluğun yönetimi; DEMOKRASi, azınlığın yönetimi; ARiSTOKRASi, tek kişinin yönetimi; MONARŞi olarak adlandırılır.
    DÖRDÜNCÜ KiTAP: özel kurumları ele alır.
    Genel iradenin korunması için önerdiği üç kurum;
    Olağan dışı koşullar için: DiKTATÖRLÜK
    Töreler ve geleneklerin korunması için: CENSOR LÜK
    Yurttaşlar arasında mistik bağın korunması için: YURTTAŞLIK DiNi

    “YAPTIĞIMIZ BiLGECE YASALAR HARiCiNDE HiÇBiR EFENDiMiZ YOKTUR.”

    BiRiNCi VE iKiNCi SÖYLEVLER
    1 ... kotucenk
  • jean jacques rousseau

    40.
    Rousseau'nun zamanında Fransa'daki sosyal ve siyasi ortam ise "Devlet benden ibarettir." diyen bir krallık idaresi, her türlü haklardan yoksun halk, toprak sahibi feodal aristokratlar, bunların topraklarında çalıştığı halde kimin için çalıştığını bilmiyen "köle" durumundaki köylüler, derebeyliğin yavaş yavaş ortadan kalkmasıyla şehirlerde oluşan yüksek ve orta burjuvazi, sermayedarlığın oluşmaya başlaması, mali vaziyetin bozukluğu ve bunun orta (küçük) burjuvazinin sırtından telafisine çalışılması, Krallığa destek durumunda bulunan ve aynı zamanda toprak sahibi bulunan kilise ve nihayet "aydınlanma çağı" nın kuvvetli filozoflarının etkisiyle doğmuş bulunan, demokratik, liberal ve ferdiyetçi felsefi zihniyet, bütün bir Fransız sosyal ve siyasi hayatının ana hatlarını meydana getiriyordu.
    Bütün bu tahammül edilmez sosyal ve siyasi ortam üzerinde; bir yandan da, ingiltere ve Amerika'da meydana gelen pozitif demokratik gelişmelerin ve uzun bir tarihi teorik gelişmeyle olgunlaştırılmaya çalışılmış demokratik görüşlerin etkisiyle,mevcut düzeni olanca güçleriyle eleştirip yıpratan aydınlık çağı filozoflarının eseri sayılan sağ ve sol grupların meydana gelmesi. Burjuvazi de şuurlanmıştı. Sosyal bünye bir bunalım içindeydi ve patlama noktasına gelmişti.
    Rousseau'nun içinde bulunduğu ve belki de O'nu Rousseau yapan sosyal ve siyasi ortam bu durumda idi.

    b) Rousseau'nun Görüşlerinin Teorik Kaynakları :

    insanları, bu arada yazarları ve düşünürleri, çağlarından ve sınıflarından soyutlayarak düşünmemeli.
    Bu doğru, Rousseau için de geçerlidir.
    Rousseau; Aristo'yu, Platon'u, tabii hukukçuları ayrıca, Hobbes ve Locke'u okumuş, toplum sözleşmesi konusunda da bir hayli düşünme imkanını bulmuş ve yine zamanında Diderot ile tanışmış, Voltaire'i ve Montesqieu'yü de okumuştur. Kısaca Yunan ve Roma demokrasileri ve ingiltere demokrasisi de olmak üzere savunduğu görüşlerin doğumunu ve şekillenmesini sağlayacak bütün eserleri okumuştur.
    18. Yüzyılda Fransız filozofları ve bilhassa ansiklopedistler de mevcut düzenden şikayetçi idiler. Ama onlar işe, halkın karıştırılmasına lüzum kalmadan bu düzenin ıslah edilebileceğini düşünüyorlardı. Ve bunu yapmak için devamlı eleştirileri ile, ihtilale giden dönemde, düzeni oldukça hırpalamışlar ve halkın felsefi zihniyetinin değiştirilmesinde önemli rol oynamışlardır.
    Fakat Rousseau, mevcut düzeni; sınıflara dayalı, eşitsizliklerin hakim olduğu bir düzen kabul ederek ve hatta toprak sahibi feodal aristokratlardan, toprağın alınarak topraksız insanlara dağıtılmasını da ileri sürerek halkın hakimiyetini yani idare edenlerle idare edilenlerin bir ve aynı kimseler olmasını savunuyordu. Bunun için de ihtilal ve inkılap gerekliydi.


    I - ROUSSEAU'NUN FRANSIZ iHTiLALiNE ETKiSi :

    Rousseau'nun eserlerini vermeye başlamasından önce (1750) Fransa; pozitif ve teorik gelişmelerin etkisi altında sosyal ve siyasi bir bunalım içindeydi. Aydınlık çağın diğer düşünürleri özellikle Voltaire, Diderot ve Montesquieu eserlerini vermişler, her ne kadar mevcut düzenin ıslahı için çalışıyorlarsa da, Fransa'nın siyasi hayatını sarsmışlar, yavaş yavaş cemiyetin felsefi zihniyetinin değişmesini hazırlamışlardır. Aynı zamanda bu devirde burjuvazinin her iki sınıfı da ortaya çıkmış ve bilinçlenmeye başlamıştı. Bu arada halk içinde muhafazakar ve devrimci gruplar doğmaya başlamıştı.
    Rousseau, bu ortamda yetişmiş ve sosyal ve siyasi buhranların başlaması zamanlarında eserlerini vermeye başlamıştır. Rousseau'nun ferdiyetçi, liberal ve demokratik görüşler bakımından diğer düşünürlerden çok farkı olmadığını, fakat meseleleri ele alış ve halka sunuş bakımından oldukça değişik bir düşünür olduğunu, bu sebeple bu teoriyi (ferdiyetçi, liberal ve demokratik teoriyi) halka malettiğini biliyoruz.
    Rousseau'nun ihtilale etkisini iki şekilde incelemek mümkündür.

    1 - Rousseau'nun görüşleri ile ihtilale etkisi :

    Kullandığı uslup dolayısıyla eserlerinin zevkle okunması, geniş halk kitlelerinin; savunduğu demokratik görüşleri benimsemesine yol açmıştır. Yani Fransız halkının zaten değişmekte olan felsefi zihniyetini bu suretle daha kısa zamanda değiştirme imkanını bulmuştur.
    ihtilale giden dönemde şehirlerde yüksek ve orta (küçük) burjuvazi ortaya çıkmış ve bilinçlenmeye başlamıştı. Yalnız orta burjuvazi kararsız, gelecek için programsızdı. Ne yapmak durumunda olduğunu bilmiyordu. Üstelik bu kitle şehirlerdeki nüfusun çok büyük bir kısmını teşkil ediyordu. Rousseau bu geniş kitleye ideoloji verdi ve bunları da hızla ihtilale doğru kanalize etti.
    Rousseau'nun toprağın feodal aristokratlardan alınıp topraksız halka dağıtılmasını savunması da O'nun görüşlerinin benimsenmesinde ve kitlelerin ihtilale sürüklenmesinde etkili oldu.
    Nihayet Rousseau bütün bunlara ek olarak fikirlerini kendisi kadar hararetle savunan ve halka maletmiye çalışan; Marat, Robespiérre, Saint-Just gibi ateşli devrimcilerin de yetişmesini sağladı. Böylece Rousseau ihtilalcileri de yetiştiren bir düşünür olarak görünmektedir.

    III - GÜNÜMÜZ DEMOKRASiLERiNiN ROUSSEAU'DAN ALDIKLARI PRENSiPLER :

    Rousseau'nun düşündüğü; menfaatinden çok, akıl gücünün etkisi altında olan vatandaşlar; o zaman hukuki eşitlikle yetiniyorlardı. Ama bugün o vatandaşın yerine çıkarından başka düşüncesi olmıyan "toplum içi insanı" geçmiştir. (Burdeau) Bu toplum içi insanı, sadece hak ve hürriyetlerin anayasalarda tanınması ile yetinmemekte, bu hak ve hürriyetlerden faydalanabilmesi için gerekli şartların ve imkanların sağlanmasını da istemektedir. Devlet de, bu isteklere cevap vermek mecburiyetini duymuş, ferde talep ettiği bu sosyal ve ekonomik hak, özgürlük ve imkanları sağlamayı üzerine almış, fakat bu sorumluluk yanında; bir yandan girişimci gibi iktisadi sahada teşebbüse girişirken öte yandan aşırı liberalizmin sakıncalarını ortadan kaldırmak için bazı müdahelelerde bulunma yetkileriyle donatılmıştır. Böylece 1848'de teori sahasında ağırlık kazanmaya başlıyan sosyal haklar ve sosyal demokrasi, nihayet ikinci Dünya Savaşı sonrasında, hemen bütün devletlerin anayasalarında benimsenerek tamamen gerçekleştirilmiştir.
    Bu gelişmelerle birlikte, bir yandan siyasi demokrasi sosyal bir karaktere bürünürken, öte yandan da aynı demokrasi klasik diye vasıflandırılan ilk şeklinden uzaklaşmış, realist veya Burdeau'nun deyimi ile "yöneten demokrasi" karakterini kazanmıştır. Bu suretle anayasalarda bir değişiklik yapılmadığı halde, belki seçime katılan seçmenlerden çok daha fazla, siyasi iktidar üzerinde etkili bulunan, adlarına "fiili iktidarlar" denilen menfaat ve baskı grupları ve kamu oyu teşekkül etmiştir.
    Bir de bütün bunlara ek olarak; Rousseau'ya rağmen temsili rejimin benimsenmesini, emredici vekaletin kabul edilmeyip seçmenlerine karşı bağımsız, hiçbir sorumluluk tanımıyan yeni temsil anlayışı kabul edilmiştir.

    1 - Modern demokrasiler :

    Kelsen; temsili rejimi kabul etmekle ve partileri zaruri görmekle beraber, demokrasiyi; "iktidarı elinde tutanlara tabi olanların, idare edenlerle edilenlerin aynı olduğunu" dolayısıyla, Rousseau'nun demokrasi tarifinin bugün de geçerli olduğunu kabul ediyor.
    Bu son gelişmeler karşısında; demokrasiyi "halk tarafından, halkın hükümeti" yapabilmenin imkanları araştırılmış ve Kubalı'nın "yarı temsili", birçoklarının ise "yarı doğrudan" dedikleri demokrasi şekline geçilmiştir. Bu yarı doğrudan demokrasiyi gerçekleştirmek için zaruri unsurlar olarak getirilen müesseler şöyle sıralanabilir Kelsen'e göre :
    - Refarandum ve plebisit usulleri,
    - Halk teşebbüsü,
    - Millet vekillerinin dokunulmazlığı,
    - Millet vekillerinin seçmenlere karşı mesuliyeti; Millet vekilliği sıfatının kaybedilmesi ve marksist demokrasilerde azil hakkı,
    - Nisbi temsil usülü, millet vekillerinin tekrar seçilebilmeleri,
    • Hürriyet ve halk egemenliği anlayışına dayalı parlamento,
    • Çift meclis, milli ve mesleki temsil usulleri vs.
    Bütün bu müessese ve prensipler, Rousseau'nun etkisiyle olmasa bile onun doğrudan demokraside ısrarında haklı olduğunun kabulüdür. Rousseau bugün ihtilalin sonrasında olduğundan daha fazla kabul ve onay görmüştür.
    ... kotucenk
  • jean jacques rousseau

    39.
    Rousseau hakkında yazanlar; çarpıcı, ateşli, oldukça cesur ve aşırı uslup ve ifadesinden dem vuruyor, kısa zamanda Fransa'yı ihtilale sürüklemesini ve bütün Dünyayı etkilemesini bu sebebe bağlamaya çalışıyorlar. Bu çarpıcı hususiyetinden başka; Rousseau'da gerek ingiliz filozofları Hobbes ve Locke, gerekse diğer ve özellikle çağdaşı Fransız filozoflarından farklı yönleri de göze çarpmaktadır.
    Bir kere; eserleri Latince yazılmış bulunan Hobbes ve Locke' dan eserlerini halk dili ile yazmış bir düşünür olarak ayrılmakta, bu bakımdan görüşlerinin halka intikali imkanı mevcut bulunmaktadır.
    ikinci olarak; eserlerini halk dili ile yazmış bulunan; ferdiyetçi, liberal ve demokratik görüş taraftarı diğer filozoflardan da; kullandığı uslup ve ifade ile ayrılmakta olduğu gibi, "ihtilal yıllarında Fransa bütçelerindeki geliri karşılayan, hatta krallık hazinesinin borçları dahi kendilerinden "karşılanacak" olan "orta burjuvazi"nin kararsız ve istikbal için programsız olduğu bir zamanda, bu sınıfa bir ideoloji vermesi ve ihtilale kanalize etmesi ile de ayrılmaktadır.
    Bir de yine zamanın ansiklopedistlerinden; onların, halen mevcut olan siyasi, sosyal ve hukuki düzenin, halk işe karıştırılmadan ıslah edilebileceğini kabul etmelerine karşılık; kendisinin eşitsizlik üzerine kurulmuş olan bu düzenin ıslah edilemiyeceğini, fakat bir ihtilal ve inkılabın gerekliliğini benimsemiş olması, toprağın feodal aristokratlardan alınarak dağıtılmasını savunması noktalarından da ayrılmaktadır.Bu özellikleri Rousseau'yu; bir yandan, sosyalizme ayrılan yolun öncülerinden biri zannedilmesine sebep olmuş öte yandan fakir halk yığınlarının temsilcisi kabul edilmesine sebep olarak halka maletmiştir.

    I - ROUSSEAU'NUN GÖRÜŞLERiNiN KAYNAKLARI, DEVLET VE HAKiMiYET HAKKINDAKi GÖRÜŞLERi:

    1 Rouseau'nun görüşlerinin kaynakları:

    a) Rousseau'nun Doğup Büyüdüğü Sosyal ve Siyasi Ortam:

    Rousseau Avrupa'nın edebiyat sahnesinde belirmeden önce, mevcut düzenin eleştiricileri, halkı reform tasarıları içine alacak şekilde ilgi yörüngelerini yavaşça genişletiyorlardı. Fakat "halk" denilince" öncelikle zengin ve saygıdeğer tüccarlar, hukukçular ve aydınlardan oluşan seçkin Üçüncü Tabaka anlaşılıyordu. Rousseau halktan gelen ilk modern siyaset yazarıydı. Halk; adı anılmayan, karanlıkta kalmış küçük burjuvazi'nin, yoksul zanaatkarların ve işçilerin, küçük çiftçilerin, mevcut düzen içinde yeri olmayan, ümidi olmayan köksüz ve istikrarsızların, déclassé'lerin yığınıdır.
    Rousseau 1712 yılında Cenevre'de doğdu. Çocukluğu bu şehirde geçti. Burası o zaman zulümden kaçan kalvenistlerin sığınağı vaziyetinde idi ve bu yüzden de kültür seviyesi oldukça yüksekti. Doğrudan demokrasi ile idare ediliyordu. Ancak olağanüstü hallerde 200 kişilik bir meclis ve hatta 25 kişilik bir heyet bütün idareyi ve yetkileri eline alıyordu. Ancak bu doğrudan demokrasi görünüşte idi. ilk zamanlarda Rousseau da öyle zannetmişti. "Discours de L'Inégalité Parmis Les Hommes" adlı eserinde; Cenevre halkının bütün fertlerine hitaben şöyle başlıyordu: "Muhteşem, çok haysiyetli ve hükümran senyörler". Fakat bu doğrudan demokrasinin sadece görünüşte böyle olduğunu, aslında 25 kişilik bir heyetin demeokrasisi olduğunu sonradan anlamış; bu defa da göklere çıkardığı senyörlere "yirmi beş despotun lehine; müdafaasız; haklardan tecrit edilmiş keyfi bir iktidarın köleleri, Atina'nın (despotları) da otuz kadardı" diyerek önceki görüşünden döndüğünü göstermiştir.
    Ayrıca Rousseau buna rağmen daha çok Fransız kültürünün insanıdır. Çünkü o kültürle yetişmiştir. Ailesi bazı yazarların "orta burjuva", bazılarının ise "küçük burjuva" dedikleri burjuva sınıfına mensuptur. Yine ailesi protestan olup Rousseau da protestanken bir ara katolik olur, sonra tekrar protestanlığa döner. Babasından ayrıldıktan sonra 16 sene çok düzensiz bir hayat yaşayan ve adeta bütün meslekleri deneyen Rousseau bir elçilikte 18 ay sekreterlik yaptı. Bu hizmeti esnasında siyasi problemlere ilgi duymaya başladı. Oradan ayrıldıktan sonra bir müddet müzisyen olarak yaşadı, nihayet bazı filozoflarla ve Diderot ile tanıştı.Bir müddet ansiklopedistlerle beraber olduktan sonra görüş ayrılığı yüzünden onlarla da alakasını kesti. Rousseau'nun çok kararsız bir hayatı vardır. Eğitimi de bu yüzden belli bir disiplin altında geçmemiştir. Ancak bütün bunlara rağmen Rousseau bu güç hayat şartları altında dahi önüne gelen eseri okumuş ve kendisini yetiştirmiştir. Ayrıca Rousseau halk içinde geçirdiği bu uzun kararsız hayatı esnasında, halkı tanımış ve sevmiş, bu bakımdan da ansiklopedistlerden ayrılma imkanını bulmuştur. Neticede Dijon Akademisinin açtığı bir müsabakaya; yazdığı ilk eser olan, büyük bir sansasyona yol açan ve bu arada kendisinin tanınmasını sağlayan "Discours sur les Sciences Et Les Arts" adını taşıyan eseriyle katıldı. Bu suretle "Dünyayı altüst eden" eserlerini yazmaya başlamış oldu.
    1 -1 ... kotucenk
  • jean jacques rousseau

    38.
    GiRiŞ:

    Sosyal, siyasi, hukuki, vs. alanlarda meydana gelen gelişmelerin uzun bir tarihi geçmişe sahip oldukları herkesçe bilinen bir gerçektir.
    18. yüzyıla kadar felsefe salt doktrin ve ilim alanında kalmış, halkla temasa geçmemiş, toplum olaylarına karışmamış görünüyor. Halbuki bu yüzyıldan itibaren, Dünya olaylarına karışmış, fikirleri idare etmiş ve toplumu değiştirmeye yönelmiştir. 18. Yüzyılın "aydınlık çağı" olarak adlandırılması, felsefenin verilerinin; eskisi gibi sadece filozofların kafasında kalmayıp, bütün bir topluma ve onu meydana getiren fertlere malolmuş olmasının sonucudur.
    Fransız ihtilali 18. yüzyılın başat vakasıdır ve bugün bile hızı tükenmiş denilemez. Zihni hazırlığı üç kuşak sürmüş ve bütün önemli yönleri eleştirel araştırma ve incelemelere konu olmuştur. Tartışmaların etkisi milli sınırlar gözetilmekten ziyade insani ölçülerde yoğunluk kazanarak yürümüştür ve Fransa'nın akıl çağında entellektüel önderliğinin tanınması, bu ülkenin siyasi önderliğinin kaynağı sayılmıştır; çünkü dünya üzerinde ilerici ve demokratik güçler kendilerini Fransız hürriyeti davasıyla özdeşleştirmişlerdir.
    Eğer akıl çağı politik anlamda ihtilal Çağı ile sona ermişse, bunun kabahati filozofların ve risale yazarlarının değil yumuşak reformlara inatla direnip köktenci ihtilali kaçınılmaz kılan geleneksel güçlerindir. Voltaire ve Montesquieu yukarı sınıfların liberal muhafazakârlarıydı ve onların amacı ihtilali kışkırtmaktan ziyade önlemekti ve sosyal anlamda bir ihtilal onların düşüncelerine uzaktı. Hayran oldukları ingiltere, müreffeh ve gözüpek aristokrasi hâkimiyetindeydi. Karar yetkisi az sayıda insana verilmişti ve Parlamanto öncelikle toprak sahibi sınıfın menfaatlerini temsil ediyordu. ingiliz orta sınıfının tanınması 1832'de Montesquieu ve Voltaire'in ingiltere'yi ziyaretlerinden yüz yıl sonra gündeme geldi ve halk demokrasisinin kabulü daha da sonra belirdi.
    Fransa'da bütün 18. yüzyıl zaman ve felaket arasındaki yarıştı. Yüzyılın ilk yarısı boyunca mevcut kurumların eleştirisi kilise ve devlete karşı daha açıkça yöneltilmişti, gerçi birkez ruhbanlık otoritesi sarsıldı mı (sarsılmıştı) siyasi otoritenin ne olacağı tartışma alanına girmek zorundaydı. Çağın sosyal merkezleri, filozofların parlak zekalarının güzel kadınlarla ve aylak aristokratların şüpheci kayıtsızlıklarıyla harman edildiği kibar Paris salonlarıydı. Henüz halktan sözedilmiyordu; Voltaire onlardan da la canaille (ayak takımı) diye bahsediyor ve aydınlanmanın pek az değil, pek çok önderi efendisiz hizmetçiler, işçiler ve köylüler olarak karşılarına çıkan yığınlara aynı duygularla yaklaşıyorlardı.
    18. yüzyılın ikinci yarısında siyasi eleştiri ve felsefi ifade daha cesur ve açık hala geldi. Bu çağın anıtı, Diderot tarafından yönetilen ve dönemin önde gelen isimleri d'Alembert, Holbach, Helvetius, Turgot, Haller Morellet, Quesnay ve başlangıçta Voltaire ve Montesquieu'nün de katkıda bulunduğu Encyclopédie' dir. Ansiklopedistlerin inancı, insancı, akılcı ve bilimseldi: Tabiat ve toplumun anlaşılmaz ve keyfi kader veya ilahi inaçla değil, zihnen kavranabilir akli düzenle yönetildiğine ve insanın artan bilgisinin mutluluğu ve ilerlemesi için en iyi rehber olduğuna inanıyorlardı.
    Yeni düşünceleri ve parlaklıklarına rağmen Aydınlanma'nın rasyonel bakış açısı gelenekseldi. Yunanistan'dan çıkan bu gelenek, rakibi olan kilise ve din dogmalarından daha eskidir. Aydınlanmanın tarihi başarısı aklın imkanlarını keşfetmede değil, dönemin hakim sınıfının büyük bir kısmını kendi (aydınlanma) hedefine döndürmesinden ibarettir. Bu rasyonalizm çağında duygu ve heyecana yer vardı ama bunlar aklın önceliğinin yedeğine alınmış ve biçim ve ifade bakımından şekillendirilmişlerdi. ilk hücum edilecek olan, şu düşünce veya bu felsefe değil, geleneksel medeniyetin asıl temelleri olmalıydı; böyle bir hücumun da bu medeniyete dahil olmayan biri tarafından yapılması gerekti: Jean Jaques Rousseau (1712- 1778)
    Roussaeu'nun görüşleri şu sebepler dolayısıyla incelenmelidir:
    Birincisi: 1789 Fransız ihtilaline ve onunla birlikte önce Fransa'da, daha sonra bütün Avrupa'da gerçekleştirilen demokrasiye, Rousseau'nun etkisi çok büyük olmuştur.
    ikincisi: Rousseau kadar üzerinde, olumlu veya olumsuz söz sarfedilen düşünürlerin sayısı çok değildir. Demokrasi veya demokratik ve liberal gelişmeler hakkında yazan ve düşünen herkes ona çağdaşlarından çok daha fazla önem ve yer vermişlerdir.
    Rousseau'nun, Sosyal sözleşme'de "doğal hal" için tutkusunu yeniden dile getirdiğinde Voltaire şöyle der: " Bir maymun insana ne kadar benziyorsa, Roussaue da filozofa o kadar benziyor; Diogenes'in kudurmuş köpeğidir o! " Bununla beraber Voltaire, o kitabı mahkum ettirip yaktıran isviçre makamlarına -ünlü ilkesine bağlı kalarak- saldırmış ve Rousseau'ya da şöyle yazmıştı: "Söylediklerinizin hiçbirinde sizinle aynı düşüncede değilim; ancak onları söyleme hakkınızı ölünceye değin savunacağım." Reformu isteyenler Voltaire'i izlerken, devrimcilerin kulağı Rousseau'daydı. Voltaire 1789'a kadar Fransız Devrimi'ne katkıda bulundu. Ne var ki 1789'dan sonra, onun siyasal etkisinin yerine Rousseau'nunki geçti. Devrimcilerin kutsal kitabı Sosyal Sözleşme oldu.

    A - J.JAQUES ROUSSEAU VE DEMOKRATiK GÖRÜŞLERiNiN ANAHATLARI:
    1 ... kotucenk
  • jean jacques rousseau

    37.
    “ iNSAN ÖZGÜR DOĞAR AMA HER YERDE ZiNCiRLERE VURULUR…”
    1 Rousseau’nun Toplum Sözleşmesindeki açıklamalarına göre DOĞA DURUMU doğal bir özgürlük ve eşitlik durumudur.insanlar doğa durumunda zamanla artan ihtiyaçlarını karşılayamaz hale gelmişler ve evrimsel süreç mülkiyeti ve mülkiyet etrafındaki kavgaları doğurmuştur. Bunun sonucunda insanlar hem bu kavgaları engelleyecek bir egemenin yönetimi altına girmek hem de doğa durumundaki özgürlüklerini korumak için bir sözleşme ile tüm haklarını topluma devrederler.
    Eşitlik Ve Düzen Kaynağı
    1 Rousseau Toplum Sözleşmesi kuramında devletin devletin meşruiyetini topluma dayandırmaktadır genel-toplumsal irade ve ulusal egemenlik ilkesi gibi meşruiyet yasalarına dayandırdığı iktidar ilişkilerini bireysel hak ve özgürlükleri yok edici bir çerçevede ele alır.Bu ilkeler etrafında bir konsensüs oluşturan halk Rousseau’nun ifadesiyle:

    1 “ Her birimiz bütün varlığımızı ve bütün gücümüzü bir arada genel bir istemin buyruğuna verir ve her üyeyi bütünün bölünmez parçası kabul ederiz,anlayışıyla tek tek bireylerden yukarıda ve üstün bir irade yaratırlar.Amaç ise;her bir insanın hem herkesle birleşmesi hem de eskisi kadar (doğal durumundaki kadar) özgür olmasıdır.”
    2 Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi Kuramı eşitlik anlayışını temel alır,toplumun tümünü temsil eden GENEL iRADE ile SiYASAL iKTiDAR özdeşleştirilir.Devlet,toplum;toplum devlet olur.Toplumsal ve siyasal eşitliği ve özdeşliği bozacak her türlü engel ,genel iradenin mutlaklığının meşruiyeti gereği sistemin dışına itilir.
    3 Toplum Sözleşmesinde esas problem ; politik yapının kuruluşu veya egemen varlığın teşekkülü problemidir ki,bu Rousseau’yu Hobbes’tan farklılaştıran en önemli hususların başında gelir.Hobbes ta egemen varlık onu yaratmış olan öznelerden hukuken ayrıydı,oysa Rousseau da egemen varlık onu yaratmış olanlardan meydana gelir.insanlar varlıklarını ve haklarını üyesi veya parçası olup çıktıkları egemen varlığa verirler.
    4 Birey olarak her kişi Özel Çıkara hizmet eden Özel iradeye sahiptir.Ancak YURTTAŞ olarak her biri yurttaşların Ortak Çıkarına hizmet eden Genel iradeye katılırlar.Buradaki önemli nokta ; toplumu Ortak Çıkarlar üzerine inşa etme ihtiyacıdır:Özel Çıkarların çatışması toplumların kurulmasını zorunlu kıldıysa toplumu mümkün kılan da aynı çıkarların uzlaşmasıdır.
    5 Rousseau un üzerinde durduğu kavramlardan biri olan özgürlük Hobbes un ;karşı çıkma direnişinin yokluğu(bir bireyin diğer kişilerin müdahalesinden bağımsız olması)anlamında kullandığı negatif bir biçimde karşımıza çıkarken Rousseau , özgürlüğü pozitif tarzda tanımlar.ona göre;şehvet dürtüsü yalnız başına köleliktir ve insanın kendisi için emrettiği yasaya itaat özgürlüktür.Onun istediği bireysel haklar ile sosyal ödevleri uzlaştırmaktır.
    6 Toplum sözleşmesinin her ilgili kişinin tüm haklarını onlara tamamen yabancılaşıp bütün topluma teslim etmesi gerektiğini açıklar.Sonuçta kişisel çıkar kamu çıkarıyla irtibatlandırılır ve bireysel fayda sosyal adalete dönüşür.
    1 -1 ... kotucenk
  • jean jacques rousseau

    36.
    ROUSSEAUNUN HAYATI

    Rousseau 112 de Cenevre de doğmuştur. Annesi onu doğururken ölmüş, babası da işlediği bir suçtan ötürü yaşadığı kentten kaçmak zorunda kalınca amcası ve sofu bir kadın olan yengesi onu yetiştirmeye çalışmıştır.
    Bir saat yapımı ustası olan babası ona cumhuriyet yönetiminin değerini öğretti,onu tarihe ve edebiyata yönlendirdi.
    1 Rousseau yaklaşık 30 yaşında Paris e yerleşti musiki notlarını kopya etmekten başka işi yokken 1740 lı yıllarda Ansiklopedi çevresiyle tanışır.
    2 Rousseau insan doğasının eğitim ve sosyal reformlar yoluyla istenildiği gibi şekillendirilip sınırsızca geliştirilebileceğine hatta yetkinleştirilebileceğine inanır ve Fransız Aydınlanmasının en önemli isimlerindendir.
    3 Rousseau her ne kadar millet sorununu özel olarak konu edinmemiş ve milliyetçilik olgusunu tartışmamış olsa da onun halk hâkimiyeti üzerine vurgusu ve GENEL iRADE fikrinde ifade ettikleri Fransız ihtilali ile yayılan milliyetçilik doktrininin tohumu olarak kabul edilir.
    4 Rousseau hükümetin GENEL iRADE ye dayanması gerektiğini söylerken monarşi yönetimine aristokratik ayrıcılıklara karşı güçlü bir eleştiri geliştirmektedir. Fransız ihtilali sırasında bu radikal demokrasi prensibi şu iddiada somutlaşmıştır: Fransız halkı artık kralın tebaası değil aksi iddia edilemez ve vazgeçilemez haklara ve hürriyetlere sahip VATANDAŞLARDIR.
    5 Rousseau toplum sözleşmesi, katılımcı demokrasi fikirleriyle birinci ve ikinci söylevleriyle önemli bir düşünürdür.
    6 Rousseau Toplum Sözleşmesi eserinin hemen başında şu ifadeye yer verir:
    2 ... kotucenk
  • milk

    6.
    http://www.youtube.com/watch?v=LMP_KjpUxRE+
    1 ... kotucenk
  • street fighter da olası türk karakteri

    95.
    (bkz: pala remzi)
    ... kotucenk
  • tanrı insanları iddialarıyla yargılar

    1.
    Tanrı sizi ne yaptığınızla değil ne iddia ettiğinizle yargılar, hareket tek başına anlamsızdır. O'nun söylediği kanunsa sizin O'na karşın iddianız/muhalefetiniz elbette cezasız kalmaz demek gibi birşeydir.
    -1 ... kotucenk
  • emaneti gezdiriyoruz

    1.
    amaçsız yaşayan insanın yaptığı eylemdir, bize vermişler işte dağ, taş, şehir,ilçe gezdiriyoruz. Ne olduğnu bilmeden ne yapacağımızı düşünmeden, hayattaki anlamımızı bilmeden, emaneti gezdiriyoruz...
    2 -1 ... kotucenk
  • bu adam hep konussun ben hep dinlerim denilenler

    74.
    (bkz: ilber ortaylı)
    ... kotucenk
  • yeni şeyler getiriyorum
    Takip Edilenler
    kotucenk kimseyi takip etmiyor.